Buradasınız :
Türkçe
English
Cumartesi, 19.08.2017
Hızlı Bağlantılar




02.05.17 | 23:44 | Zaman: 109 Gün

DEĞİŞİMİN İKİ AKTÖRÜ TÜRKİYE VE ÇİN

 

1971 yılında tesis edilen Türkiye-Çin diplomatik ilişkileri 1980’li yıllardan itibaren siyasi ve ekonomik alanda ilerleme kaydetmeye başlamıştır. Karşılıklı gerçekleştirilen üst düzey ziyaretlerle gelişen ikili ilişkilerimiz, 2010 yılında “stratejik işbirliği” seviyesine yükseltilmiştir ve ÇHC ile ikili ilişkilerimiz yeni bir boyut kazanmıştır. Ülkemiz “Tek Çin” politikası çerçevesinde, Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin’in tek meşru  temsilcisi kabul etmektedir.

1990’dan sonra Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte dünyanın çift kutuplu bloktan tek kutuplu yapıya geçme sancıları başlamıştır. Hartblocks halindeki yapının yıkılmasıyla bölgesel güçteki devletler için manevra alanları doğmuştur. 1991 sonrası küreselleşmenin de ivme kazanmasıyla devletler açısından soru işareti ortaya çıkmıştır, birçok devlet küreselleşme olgusunun neresinde konumlanacağı konusunda belirsizlikler yaşamışlardır, bu belirsizlikler küreselleşmeye tepki niteliğinde bölgeselleşmeyi ve bölgesel işbirliğini beraberinde getirmiştir. Bunlara örnek olarak KEİT(Karadeniz Ekonomik İşbirliği ) ABD’nin Karadeniz coğrafyasında hakim olabilmek için Rusya’yı dahil ettiği  bölgesel bir kalkınma örgütüdür. Boris Yeltsin döneminde ABD ile olan iyi ilişkilerin ürünüdür sonrasında YevgeniPrimakov’un girişimleriyle Avrasyacılık kavramı ortaya çıkmıştır.Avrasyacılık kavramı ile beraber  Rusya biraz olsun bu kötü gidişe dur demiştir. Şangay işbirliği örgütü veya Rusya , Kazakistan , Belarus arasındaki Gümrük Birliği gibi.

TUİÇ-China Academy stajyerlerinden  Esma Nur Koçak,  Dumlupınar Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı& Başkanı ve aynı  zamanda Çin ve Uzakdoğu üzerine çalışmaları ile tanınan  Yard. Doç. Dr.Barış Adıbelli ile Çin-Türkiye arasındaki ilişkiler üzerine yapmış olduğu söyleşiden bir anekdot.

ESMA NUR KOÇAK: Şanghay İş Birliği Örgütü ve Türkiye  ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz, sizce nihayetinde kazan-kazan durumu olur mu? Şanghay İş Birliği Örgütü’ne diyalog ülke olarak seçildik, ileride üye ülke olarak girebilme olasılığımız var mı? Bu gelişmeler ışığında yani Asya ülkeleriyle olan yakınlaşmada; NATO üyesi bir ülke olarak Avrupa ile olan ilişkilerimizde ne gibi kırılmalar olabilir? Türkiye bu kırılmaları engelleyecek stratejileri yaratabilecek yeterlilikte mi? 

DR. BARIŞ ADIBELLİ: Evet, bu durum kazan-kazan durumudur. Şanghay İşbirliği Örgütü diplomatik mânada NATO üyesi bir ülkeyi bünyesine katarak, kendisinin NATO’ya karşı kurulmadığını ilân etmiştir. Türkiye ise, farklı bir yapılanma içerisine girerek dış politikasında tek bir merkez, tek bir seçenek olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla, her iki taraf da kazanmaktadır. Hâlihazırda Şanghay İşbirliği Örgütü’nün temel ilkeleri, Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmasına engel teşkil etmemektedir. Ancak burada önemli bir durum söz konusudur; Şanghay İşbirliği Örgütü’nün politikalarıyla Türkiye’nin politikaları aynı zeminde uyuşup uyuşmadığı sorunu bulunmaktadır. Yani bir kan ve doku uyuşmaması sorununu, Şanghay İşbirliği Örgütü ve Türkiye çözerse tam üyelik mümkün olacaktır. Şuan için tam üyelik bağlamında Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri, Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütüne tam üye olmasına en büyük psikolojik engeldir. Mevcut durumda Türkiye’nin Asya ile ilişkilerinde gerek ikili gerekse ASEAN(Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği) gibi bölgesel örgütler üzerinden ilişkiler gelişerek devam etmektedir. Türkiye, Avrupa ile Şanghay İşbirliği Örgütü arasında siyasi ve coğrafi olarak bir köprü vazifesi ifa edebilir. Bu nedenle ilişkilerdeki muhtemel kırılmaların önüne geçilebilecektir. Zira Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkilerimiz tamamen yapıcı bir formatta olacaktır.

Bu dönemin sona ermesiyle ideolojik tabanlı dış politikaya eğilimlerin yerini Devletlerle olan ticaret almaktadır. Ekonomik ve ticari çıkarların dış politikaya yön verdiği bir eğilim içine sokmuştur. Soğuk savaş sonrası Çin bu ideolojiyi uygulamaya koymuştur, Orta Asya ve Uzak Doğuda başarılı bir örnek olarak Çini verebiliriz. ABD süper güç olmasına rağmen Rusya ve Çin’in güç artışlarına dur diyememiştir. ABD’nin tahvillerinin çoğunun Çinin elinde olması bunun en bariz örneğidir.

Türkiye’nin 1990’dan sonraki %10’luk büyüme hızıyla küreselleşmeye ayak uydurmakla kalmayan  ,küresel ekonomiye yön veren Çini çok iyi analiz etmesi ve felsefesini anlaması gerekmektedir. Her ne kadar sosyalist bir rejim hakim olsa da , sosyalist bir devlet gibi görünse de Çin’i kapitalist bir devlet olarak adlandırabiliriz. Konfiçyüz, Budizm ve Marksizm düşüncelerinin harmanlandığı ve geniş bir felsefeye sahip olan Çin 21.yüzyıldaki Çin sürprizini anlamamıza büyük katkı sağlayacaktır. Türkiye’nin Çin’i iyi analiz etmeden onun politikasını uygulaması pek doğru olmayacaktır. 21. yüzyılın süper güç adayı olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi ve küresel sermaye ile dünya politikasına yön verebilen Çin , Türkiye için dikkatle izlenmesi gereken ve ona göre politika yürütebilen bir ülke olması gerekmektedir.

Türkiye gösterişini Arap baharının üzerine kalmasıyla yitirmiştir. Arap Baharı ayrı bir makalenin konusu olduğu için şuan burada sadece adından bahsedeceğiz. Ayrıca ekonomi raporlarımızdaki bazı bilgiler ise dikkat çekicidir.

Dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Sn. Abdullah GÜL  29-30 Temmuz 2015 tarihlerinde ÇHC’ye resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. ÇHC Devlet Başkanı XiJinping ise 14 Kasım 2015 tarihinde G-20 Zirvesi vesilesiyle ülkemizi ziyaret etmiş ve Sayın Cumhurbaşkanımız ile ikili bir görüşme gerçekleştirmiştir. Söz konusu ziyaret kapsamında İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu, Demiryolu İşbirliği ve gıda ticareti gibi ekonomi içerikli toplam 7 adet anlaşma imzalanmıştır.

Ekonomi raporu 1 - Aralık 2002’de 6.6 milyar lira olan banka borcu 2016 yılının Aralık ayında yaklaşık 70 kat artarak 419.6 milyar liraya ulaştı.15 yıl önce aile gelirinin borca oranı yüzde 4.7 iken 15 yıl sonunda yüzde 57.1 olmuştur.

Ekonomi raporu 2-Aralık 2002 ‘de 242.7 milyar lira olan devlet borcu 2016 yılının Aralık ayında 759.6 milyar liraya ulaşmıştır.

Ekonomi raporu 3 – Aralık 2002 ‘de 52 yılda verilen cari açık toplamı 43.7 milyar dolar iken son 15 yılda verilen cari açık 526.3 milyar dolardır.

Bu raporlar Türkiye’nin son yıllardaki ekonomik durumunu göstermektedir, bu raporlara bakıldığında Çin analizlerinin veya ekonomik ve ticari analizlerin iyi yapılmadığı ve daha kötüye gittiği ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’deki Çin algısı herkesin aklına geleceği gibi Türklerin Çinlilerle olan yıllar süren münakaşalarıdır ve çağın sorunu ama gündeme gelmeyen Doğu Türkistan’dır. Çin ile Türkiye arasındaki bu düşük yoğunluklu istikrarsızlığın ortadan kalkması için bu iki ülke arasındaki olumsuz algının sağlıklı bir zemine oturtulması ve ekonomik ve ticari göstergelerin iyi analiz edilmiş olması gerekmektedir.

Türkiye ve Çin arasında 2000-2010 yılına kadar ticaret hacmine baktığımız zaman Türkiye’nin aleyhine işlediğini görmekteyiz, son altı yıldır bunun değiştiğini azda olsa söyleyebiliriz. Özelliklede son bir yıldır gerçekleşen olayalar Türkiye’nin Şanghay İşbirliği örgütüne yaklaşmasını gözle görülür bir değişiklik olarak görebiliriz. Dış ticaretteki bu dengesizliğin sona ermesi için Türkiye’nin orta ve uzun vadeli hesaplar yapması gerekmektedir. Çin tüketim alışkanlıkları ve ihtiyaçları farklı olduğu için yatırım yapılacak alanları iyi belirmesi gerekiyor. Çin deki eyaletler arası piyasa farklılıkları da iyi araştırılıp analiz edilmelidir. Ayrıca Türkiye , Uygur Türkleri aracılığıyla Çin piyasasına da açılabilir. Bu aynı zamanda Doğu Türkistan bölgesinde istikrarın sağlanmasına da sebep olacaktır. Her ne kadar Türkiye ile çin arasındaki ulaşım ağı ticaret için yeterli olmasa da İpek yolu hattı üzerinde bölge ülkelerini kapsayacak bir ticaret ağı oluşturulmalıdır ve /veya oluşturulabilir.

Bu politikaların izlenebilmesi için toplum mühendislerine ihtiyaç vardır, ivme kazanması Çini iyi analiz etmeye bağlıdır. Ortak anlaşmalar hatta üniversite anlaşmaları gerekmektedir.

Bölgesel ve küresel gelişmeler doğrultusunda Çin’in Türkiye ye olan ihtiyacının artacağını söyleyebiliriz. Türkiye’nin şuan ki Jeostratejik ve jeopolitik konumu devletlerin iştahını kabartmaktadır ve birçok projenin de bu bölgeden geçeceği bilinmektedir. Devletlerin Türkiye’ye olan ihtiyaçları daha da artacaktır. Oynanan oyunlar ile Türkiye’nin bölgedeki gücü kırılmak istenmiş ve başarılı olmamıştır.

Çin Halk Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı LiuYandong ile görüşen Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş, "Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Şi'nin davetine icabetle 14-15 Mayıs 2017 tarihlerinde Pekin’de düzenlenecek "Kuşak ve Yol Zirvesi"ne katılmak üzere Çin'i ziyaret edecekler" açıklamasında bulundu.

Bir seçimden sonra ilk olarak hangi ülkeye veya bölgeye gidilirse , ülkenin siyasetinin ne doğrultuda olduğu veya hangi yönde olacağını gösterir. Bunun için Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının ziyaret edeceği ilk ülkeden biri olan Çin Halk Cumhuriyeti bu teoriye uygun bir örnek olacaktır.

 

GİRESUN ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER

ABDURRAHİM ZARARSIZ