Buradasınız :
Türkçe
English
Cumartesi, 19.08.2017
Hızlı Bağlantılar




18.04.17 | 14:05 | Zaman: 123 Gün

21. YÜZYIL DÜNYASI ÇOK KUTUPLU BİR DÜNYAYA MI EVRİLİYOR ?

 

Afranur ARIKAN[1]

Emrah BOZKURT[2]

GİRİŞ

ABD ve Sovyetler Birliği’nin arasındaki rekabetin eşiğinde süren iki kutuplu dünya düzeni Sovyetler Birliğinin çökmesiyle birlikte sona ermiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tek başına kalan Amerika’nın dünyaya yön vereceği yönünde iddialar ortaya atılmıştır. Fukuyama da kitabında Amerika’nın dünyada tek başına kaldığını ve tarihin sonunun geldiğini yazmıştır. Ancak ABD’nin tek kutuplu dünya düzeni uzun sürmemiştir. Çünkü Amerika bu tek kutuplu düzeni kurmada başarılı olamamış ve günümüzde çok kutuplu dediğimiz bir dünya düzeni oluşmaya başlamıştır. Bu düzenin yeni aktörleri: Rusya, Çin, Hindistan, bölgesel bir aktör olarak AB ve AB’den henüz ayrılma kararı alan ve eski hinterlantına dönme niyetinde olan İngiltere olarak sayılabilir.

Bu makalemizde ABD ve Sovyetler Birliği’nin iki kutuplu dünyası ve ardından Amerikan’ın tek aktör olarak sıyrılıp dünyaya yön vermeye çalışırken başarısızlığa uğraması ve hem ekonomik hem de jeostratejik açıdan gelişen diğer aktörlerin ABD’ye yetişerek dünyayı çok kutuplu bir düzene kaydırmaya çalışmaları ele alınacaktır.

1.İKİ KUTUPLU DÜNYA: ABD-SOVYETLER BİRLİĞİ

İki kutuplu sistem, tarihsel olarak gerçekleşmiş olan bir uluslararası siyasal sistem türüdür. 2. Dünya Savaşı sonrasında başlayıp 1990’lara kadar gelen bu sisteme ilişkin bazı özelliklereiki dünya savaşı arası dönemde de rastlanmaktadır.2. Dünya Savaşında ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyet Rusya çıkarları gereği Almanya, İtalya ve Japonya’ya karşı birlikte savaşmışlardır. Savaşın kazananları İngiltere, Fransa, ABD ve Sovyet Rusya olmuştur ancak bu savaşın sonunda herkes kaybetmiştir, ABD ve Sovyet Rusya hariç. Diğer ülkeler savaş sonunda ekonomik anlamda zarara uğrarken ABD ve Sovyet Rusya askeri anlamda güçlenmiştir. Özellikle kara gücü anlamında Rusya, hava ve deniz gücü anlamında ABD. İşte bu iki kutuplu dünya düzeni, savaştan güçlenmiş bir şekilde çıkan bu iki aktörün rekabetini ve kendilerine müttefikler edinerek dünyaya yayılma mücadelelerini kapsamaktadır.

   2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında ortaya çıkan ve 1990-91’de Doğu Blokunun dağılmasına kadar devam eden dönemin temel özelliği devletlerin iki blok etrafında yoğunlaşmış olmalarıdır. Bu döneme Soğuk Savaş denmektedir. Soğuk Savaş İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkan bu iki büyük devletin ve bunların etrafında kutuplaşan küçük devletlerin arasındaki anlaşmazlığın doğrudan silah kullanmadan sürdürüldüğü dönemdir. Her iki blokta da ABD ve SSCB gibi blok önderleri ve NATO ve Varşova Paktı gibi blok örgütleri bulunmaktadır.[3]

   Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki bu çatışmanın en büyük sebebi karşılıklı güvensizliktir. Bu iki devlet çıkarları gereği savaşta aynı tarafta yer almış olsalar da birbirlerine güvenmemişlerdir. Çünkü her ikisi de kıta devletidir ve kıta devletleri önce bulundukları kıtaya hükmetmek sonra da kıtaya komşu olan bölgelerde kendine müttefik hükümetler yerleştirmek isterler. İşte bu iki devlet de bunu yapmıştır.  İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu iki devlet Avrupa’yı yeniden şekillendirme derdine düşmüş ancak aralarındaki bu anlaşmazlık Avrupa ile sınırlı kalmamış, Asya’ya da sıçramıştır.Her iki ülke de birbirlerini çevrelemeye ve yayılma alanlarını engellemeye yani süper güç olmaya çalışmışlardır. Şimdi NATO ve Varşova Paktını inceleyelim.

1.1.NATO: KUZEY ATLANTİK ANTLAŞMASI ÖRGÜTÜ

Kuzey Atlantik Antlaşması, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İngiltere, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz ve ABD arasında imzalanmış ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü yani NATO kurulmuştur.[4]ABD, NATO ile birlikte Sovyetler Birliği’ni çevrelemeyi amaçlamaktadır. Bu noktada 3 yıl sonra Türkiye ve Yunanistan’ı da içine almıştır. Ancak yine de ABD, NATO’nun kuruluşundan sonra Avrupa’da ve Uzak Doğu’da yayılmasını arzulamaktadır. Soğuk savaşın Uzak Doğu’da çatışmaya dönüşmesi ve Ortadoğu’da ulusçu hareketlerin başlamasıyla ABD politikasını değiştirmiştir. Bu sebeple ABD dış politikada rolünü Ortadoğu’yu da hakimiyeti altına alacak biçimde genişletmiştir.

NATO, Batı Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki ilişkileri geliştirmiştir. Aynı zamanda Doğu-Batı blokları arasındaki soğuk savaşın da doruk noktasını oluşturmuştur. 1949 yılı sonuna doğru Avrupa’da siyasal istikrar oluşmaya başlamış, Marshall Planı sayesinde Batı Avrupa’da ekonomik refah sağlanmaya başlamıştır. Ayrıca NATO da askeri anlamda hızla örgütlenmekte ve güçlenmektedir. Tabi Sovyetler Birliği de bu noktada boş durmamış, NATO’ya karşılık olarak kendi blokunun askeri örgütlenmesini sağlamıştır.

 

1.2.VARŞOVA PAKTI

14 Mayıs 1955’te, Sovyetler Birliği Varşova Paktı’nı oluşturmuştur. Bu devletin yanında, Çekoslovakya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Romanya, Doğu Almanya ve Arnavutluk bu ortak savunma örgütünün üyesi olmuşlardır.[5] Varşova Paktı’nın kuruluş amacı NATO saldırısına karşı doğu ülkelerini korumak gibi anlatılsa da aslında sebep Yugoslavya’da bağımsız, ulusçu hareket eden Tito yönetimini ve Tito gibilerin Doğu Avrupa’da yayılmasını engellemektir. Varşova Paktı da tıpkı NATO gibi üye ülkeler arasında ortak bir askeri birlik oluşturmaktır. Bunu daha çok Doğu Avrupa ülkelerine müdahale etmek olarak değerlendirebiliriz. Bunu hukuki zeminlere oturtabilmek için adına Brejnev Doktrini demişlerdir.

Brejnev doktrini ve dolayısıyla Varşova Paktı, Doğu Avrupa ülkelerine “sınırlı egemenlik” nitelikleri sağlamaktadır. Bu ülkelerde Varşova Paktının egemenliği sınırlayıcı niteliklerine karşı ayaklanmalara sebebiyet vermiş ve ayaklanmaların yayılmasıyla bölgede 1989’da Sovyet etkisinin yıkılmasını hazırlamıştır. 1989’da Doğu Avrupa ülkelerinde komünizm çökmüş, çok partili parlamenter rejime geçilmiş ve Brejnev doktrini kaldırılmıştır.  1991’de de Varşova Paktı dağılmıştır.

Sovyetler Birliği’nde ise ekonominin çökmesiyle birlikte birçok ülke Rusya’dan bağımsızlığını ilan ederek ayrılmış ve Sovyet Rusya’da Boris Yeltsin’in güçlenerek mevcut politikaların başarısızlığı nedeniyle arkasında bir kitle oluşturarak Sovyetler Birliği’ni feshetmiştir. Garbaçov buna itiraz etmiş fakat artık yapacak bir şey kalmamıştır. Garbaçov son olarak bunları söylemiştir: “Ekonomimizi felce uğratan, düşüncelerimizi çarpıtan ve ahlakımızı bozan ‘Soğuk Savaş’a, silah yarışına ve ülkemizin çılgınca askerileştirilmesine son verildi. Artık dünya savaşı tehdidi yok.”[6]

2.TEK KUTUPLU DÜNYADA ABD

Uluslararası sistemde tek bir egemen gücün olduğu, diğer devletlerin veya siyasal ünitelerin ise bu merkezi gücün altında yer aldığı sistemlere tek kutuplu ya da hiyerarşik sistem denir.[7]Bu noktada İkinci Dünya Savaşı öncesinde dünyada hegemon olan güç Britanya İmparatorluğudur. Zaten İkinci Dünya Savaşı da İngiltere’nin yerini kimin alacağı üzerine yaşanmıştır. Savaş sonrasında İngiltere gücünü ABD’ye devretmiş ve Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle birlikte ABD gerçek anlamda İngiltere’nin yerini almıştır. Ancak ABD’nin bu konumu uzun sürmemiştir. Çünkü ABD gittiği her bölgeye demokrasi vaatlerinde bulunarak gitmiş ancak ne demokrasi ne de huzur, refah sağlayamadığı gibi zulüm, şiddet, terör, kıyım ve yıkımlara sebebiyet vermiştir. Bütün bunlar sonucunda özellikle Ortadoğu’da Amerikan düşmanlığı baş göstermiş ve Amerika sempatisini kaybetmeye başlamıştır. Bunun sebebi olarak da 11 Eylül olayları sonucu terörizmi ve kitle imha silahlarının yayılmasını engellemek adı altında Afganistan’a ve Irak’a müdahalelerde bulunması ve günümüzde de bu ülkelerdeki istikrarı sağlayamamış olması sayılabilir.

ABD Afganistan müdahalesine gerekçe olarak; Taliban rejiminin ABD’deki 11 Eylül saldırılarının müsebbibi olduğu iddia edilen El-Kaide terör örgütü lideri Usame bin Ladin’i sakladığını ileri sürmüştür. Böylelikle Taliban rejimini de ortadan kaldırarak bölgede istikrarı ve iç güvenliği sağlayabileceğine inanmıştır. Afganistan‘da Taliban rejimi sırasında yaşanan şiddet sonrası, ülkede düzen kurmak amacıyla Aralık 2001 tarihli Bonn Konferansı kararı doğrultusunda BM yönergesiyle ülkede Uluslararası Güvenlik Gücü’nün (ISAF) yerleştirilmesine karar verilmiştir.[8] 11 Ağustos 2003’te NATO bu gücün komutasını devralmıştır.

Irak müdahalesi ise; Afganistan’daki gibi olmamış, ABD Irak’a tek taraflı olarak askeri müdahalede bulunmuştur. Müdahalenin nedeni de dönemin devlet başkanı Saddam Hüseyin’in kimyasal silah ürettiği iddialarıdır. Ayrıca Ortadoğu’da ‘demokratik İslam’ı [9]  geliştirmek amacıyla Arap Baharını başlatarak, başta Suriye ve Mısır olmak üzere birçok Arap ülkesinde iç savaşa sebep olmuştur. Bütün bunlar ABD’nin hegemon güç olmaya çalışırken ‘zorba devlet’ olmasına sebep olmuş ve bölgede popülaritesini kaybetmeye başlamıştır. Dünyadaki diğer aktörlerin; Rusya, Çin, AB, Hindistan, İngiltere vs. sivrilmeye başlamasıyla ABD tek süper güç olma yetisini yitirmiş dünya çok kutupluluğa doğru evrilmeye başlamıştır.

3.ÇOK KUTUPLULUK: ABD, RUSYA, ÇİN, AB, HİNDİSTAN, İNGİLTERE

Çok kutuplu sistemler, ikiden fazla bloklaşmanın ya da koalisyonun olduğu sistemlerdir. Çok kutuplu sistemin yaşandığı günümüz dünyasında bloklaşmadan çok ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda süper güç olmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz.Morgenthau’ya göre; coğrafya, doğal kaynaklar, üretim kapasitesi, askeri kapasite, nüfus, ulusal karakter, diplomasinin ve hükümetin niteliği bir ülkenin gücünü belirleyen faktörlerdir. Şimdi bu faktörler çerçevesinde süper güç adayı olan ülkeleri değerlendirelim.

3.1.ABD

Soğuk Savaş sonrası dünyada tek hegemon güç olarak kalan ABD’nin bu konumunu uzun süre devam ettiremediğini söylemiştik. Aslında bu dönemde ABD’nin amacı dünya güvenliğini kendi çıkarları doğrultusunda sağlamak yönündedir. Bu noktada ABD, NATO’nun askeri gücünü kullanarak Afganistan, Irak gibi ülkelere müdahale ederek sert güç (hard power) uygulamıştır. Bunu da 2001 yılında ABD Başkanı Bush tarafından ortaya atılan Bush Doktrini ile sağlamışlardır. Bush Doktrini ile birlikte ABD, ‘çevreleme’ ve ‘caydırıcılık’[10] stratejisini terk etmiştir. Bu sebeple NATO, BM gibi uluslararası örgütler bu tarz operasyonları gerçekleştirebilmek için ABD’nin başvurabileceği askeri güç olmuşlardır. Obama’nın iktidara gelmesiyle birlikte Bush döneminde özellikle Ortadoğu’da başarısız olan ABD,  bu dönemde, müdahalede bulunduğu ülkelerden çekileceği iddiasında bulunmuşsa da aslında çekilmemiştir. Çünkü ABD bölgeden çekildiği anda bölgedeki istikrarsızlıktan başka ülkelerin, özellikle Rusya’nın, yararlanabileceğini bilmektedir. Obama döneminde de Ortadoğu’daki istikrarsızlık son bulmamıştır.

ABD Rusya çatışması bu dönemde de varlığını sürdürmektedir. Bunu sadece Ortadoğu’da değil, Güney Kafkasya’da, Avrupa’da ve Asya’da da görmekteyiz. Rusya, bugün Avrupa’ya sattığı petrol ve doğal gaz ile tekel olmaya çalışırken ABD bu tekeli kırmaya ve Güney Kafkasya petrollerini Avrupa’ya ulaştırmaya çalışmaktadır. Böylelikle hem bölgeye girmek hem de müttefikleri olan Avrupa ülkelerini Rusya’ya olan bağımlılıklarından kurtarmaya çalışmaktadır. Bugün dünyada ABD’nin Güney Kafkasya petrol ve doğal gaz rezervlerine ihtiyacı olduğu anlayışı bulunmaktadır. Ancak bu doğru değildir. Çünkü ABD’nin Hazar’dan gelecek enerjiye ihtiyacı yoktur. Ülkesindekiler kendisine yeter de artar bile, hatta tamamını kullanmamaktadır. Hem kendi kaynağını çıkarmak oldukça maliyetli olabilmekte hem de kendi rezervlerini geleceğe yönelik tutmaktadır. Doğal gazı ise kimseden almaya ihtiyacı yoktur, çünkü kaya gazı üretmektedir hatta bunu yakında satmaya başlayacaktır. Ancak Avrupa’nın Hazar’ın enerjisine ihtiyacı vardır ve bunlar ABD’nin müttefikleridir. Bu sebeple ABD, Güney Kafkasya’da bulunmak istemektedir.

Süper güç Amerika’nın askeri kapasitesi oldukça yüksektir, üstelik bu ülke nükleer güce de sahiptir. Ayrıca üretim kapasitesi ve doğal kaynakları da oldukça zengindir. Bunun yanı sıra Dolar’ın da uluslararası para birimi olması ABD’nin artılarındandır. Bugün gelişmekte olan ülkelerdeki istikrarsızlık sonucunda ulusal Dolar karşısında değer kaybetmesi ABD’yi daha da güçlü duruma getirmektedir. Bu faktörler çerçevesinde ABD süper güç olduğunu kanıtlamakta ve elinde bulundurduğu liderlik vasfını kaptırmamak için yeni doktrinler oluşturmaktadır.

3.2.RUSYA FEDERASYONU

SSCB’nin dağılmasıyla oluşturulan Rusya Federasyonu, Putin’in iktidara gelmesi ve gelişen ekonomisiyle birlikte kendine dünya devletleri arasında yer bulmaya başlamıştır. Bugün Rusya dünya petrol rezervleri bakımından 8. sırada yer almakla birlikte, Suudi Arabistan’ın ardından dünyanın 2. Büyük petrol ihracatçısıdır.[11] Doğal gazda hem rezerv büyüklüğü hem de ihracat bakımından dünya lideri konumundadır. Öyle ki bugün dahi Avrupa ülkeleri doğal gaz ve petrol açısından Rusya’ya bağımlı durumdadır. ABD, Rusya’nın tekelini kırmak amacıyla Güney Kafkasya’daki petrol ve doğal gazı Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye üzerinden Batıya ulaştırmaya çalışmaktadır. Ayrıca Türkiye-Ermenistan, Ermenistan-Azerbaycan arasındaki sorunları çözmeye çalışmaktadır. Ancak Rusya, Güney Kafkasya’daki sorunların çözümlerini engelleyerek hem Güney Kafkasya’da hakimiyet kurmakta hem de Avrupa’nın kendisine olan bağımlılığını devam ettirmeye çalışmaktadır. 

Rusya’nın yüzyıllardır yegane amacı güneye inmektir. Bunun için de defalarca Osmanlı Devleti ve onun mirasçısı Türkiye ile anlaşmazlık yaşamıştır. Rusya’nın güneye inebilmesi için öncelikle Karadeniz’e çıkması gerekmektedir. Bu nedenle Rusya için Kırım oldukça önemlidir. Kırım’ın Sivastopol (Bahçesaray) Limanı’nda Rus askerleri bulunmaktadır. Bu üs SSCB döneminde kurulmuş, SSCB dağıldıktan sonra da varlığını korumuştur. Karadeniz’i geçtikten sonra da Türk Boğazları Rusya için oldukça önemlidir. Bu noktada 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin süresi dolmasına rağmen varlığını koruması Rusya’nın yararınadır. Boğazlardan geçen Rusya’nın Akdeniz’de etkili olabilmesi için bölgede bir üs bulundurması gerekmektedir. Laskiye yakınlarında, Suriye’nin kuzey batısında Tartus Deniz üssünü elde etmiştir, ancak bugün de Laskiye’de üssü bulunmaktadır.

Rusya’nın SSCB’den kalan nükleer gücünü de unutmamak gerekmektedir. Her ne kadar bugün bu gücünü kullanamayacak olsa da varlığı bile bu ülkenin bir süper güç olduğunun göstergesidir. Ayrıca Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ve Şanghay İşbirliği Örgütü ile eski SSCB hinterlantındaki etkisini koruyabilmeyi ve bu ülkelerin NATO’ya üye olmasını engellemeyi amaçlamıştır. Böylelikle bugünkü konjöktürde Rusya bir süper güç olabilecek düzeyde ülkedir. Putin döneminin agresif tavrı ve ülke içerisindeki birliği sağlayan tutumu, sabit duruşu, hızlı ilerlemeye yönelik atmış olduğu adımlar Rusya’yı bugünkü Rusya yapan en önemli faktörlerdendir. 

3.3.ÇİN HALK CUMHURİYETİ

Çin Halk Cumhuriyeti 1949 yılından bu yana komünizm ile yönetilmektedir. 1949-55 yılları arasında “tek tarafa yaslanma” siyaseti ile SSCB’ye yaslanmıştır. 1956-62 yılları arasında dış politikasında hala SSCB ile paralel olduğu ancak SSCB komünist partisinden bağımsızlığını artırmıştır. 1962’den başlayıp kültür devriminin etkin yıllarını içine alarak 1972’ye kadar uzatılabilecek Anti-Sovyet anlamında Anti-Hegemonyacı ve üç dünya görüşünün belirleyici olduğu 1962-72 arası yıllar bir diğer dönemdir.[12] Günümüzde ise Şanghay İşbirliği Örgütü çerçevesinde Rusya ile birlikte dünya düzeninde yer almaktadır.

1907’de DengXizoping’in iktidara gelmesiyle daha az ideolojik, daha fazla maddi politikalar yolu seçilmiştir. Bu dönemde Çin içeride oldukça komünist dışarıda ise büyüme peşinde olan kapitalist bir ülkedir yani karma ekonomik sistem uygulamıştır. Çin’in ekonomik büyümesi oldukça iyi ancak parayı halka değil komünizmin devamına harcamaktadır. Bu politikaya ‘açık kapı politikası’ denilmiş ve 1980’ler boyunca genişleyerek sürmüştür. 1990’larda ABD’nin tek hegemon güç olarak kaldığı Yeni Dünya düzeninde Çin ABD’nin etkisini dengelemek için birçok yeni politika benimsemiştir. Bu dönemde ABD mevcut sistemi korumaktan yana ancak Çin 1 numara olmak istemektedir.Bu yüzden yakın çevrede büyümeye, nüfus edinmeye çalışmakta ancak ABD ile çatışmak istememektedir.

Buna bağlı olarak Asya’da hegemonya kurmak, enerji arz güvenliğini sağlamak ve en son olarak da Şanghay İşbirliği Örgütü ile dünyada bir güç olarak yer edinmeye çalışmaktadır. Çin’in Asya’da hegemonya kurabilmesi için kendi içerisinde bulunan sorunları çözmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra Asya’da Çin’in en büyük rakibi Hindistan’dır. Batı’da Hindistan, Güney’de Vietnam, Laos, Kamboçya, Myanmar, Filipinler, Endonezya, Malezya; Doğu’da Japonya (ABD), Güney Kore; Kuzey’de Rusya ile ortak bir tutum sergilemek zorundadır. Ancak Çin’in Rusya ile Asya hegemonyası konusunda anlaşması olanaksız görünmektedir.Enerji arz güvenliği konusunda Çin, büyük bir enerji ithalatçısıdır. Bu yüzden Orta Doğu’ya ve özellikle Afrika’ya yönelmiştir. Kendi topraklarında bulunmayan enerji ihtiyacını bu bölgelerde bulmuş ve farklı bölgelerden sağlayarak çok çeşitli bir enerji arz güvenliği sağlamıştır. ŞİÖ ile enerjide çeşitliliğe yenisini ekleyen Çin aynı zamanda politik, askeri ve ekonomik anlamda da işbirliği sağlamıştır.

Bugün için Çin tek başına süper güç olamayacak düzeyde birülkedir. Çünkü Çin’in kendi ekonomisini sürdürebileceği bir doğal kaynağı yoktur, sürekli ithal etmektedir. Çin dünyanın en büyük kömür madenlerine, rezervlerine sahip bir ülkedir, ancak kömür günümüzde sanayide kullanımı azalan, azalma zorunda olan ve stratejik önemini kaybeden bir üründür. Çin eğer daha fazla büyümek ve süper güç olmak istiyorsa daha fazla enerjiye ihtiyacı vardır.

3.4.AVRUPA BİRLİĞİ (AB)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkeleri bir daha böyle bir savaşın yaşanmaması ve Sovyetler Birliği’nin tüm dünyaya özellikle de Doğu Avrupa’ya komünizmi yaymaya çalışması düşüncesinden hareketle ABD’nin de desteğiyle Avrupa entegrasyonunu oluşturma kararı almışlardır. AB’nin temeli 1951’de Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un Paris Antlaşması ile kurduğu AKÇT (Avrupa Kömür Çelik Topluluğu) ile atılmıştır. AKÇT ile savaş sanayisinin iki önemli hammaddesi olan kömür ve çeliğin kullanımı ve üretimi üzerinde birlik oluşmuştur. Daha sonra atom enerjisi, tarım, balıkçılık gibi konularda da ortaklık oluşturulmuştur. AB üyesi ülkeler arasında ticaret kotaları ve tarifelerini kaldırmak amacıyla Gümrük Birliği Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre; imzacı devletler kendi aralarında gümrük vergilerini ve kotaları kaldırmışlar ancak imzacı olmayan devletlerle ticari ilişkilerde ise ortak bir tutum belirleme kararı almışlardır. Bunun yanı sıra AB Gümrük Birliği ile sınırlı kalmamış Ortak Pazar mantığı oluşturmaya başlamıştır. Tek Pazar Politikası, tek bir Avrupa pazarı anlamındadır. Elbette ki bunu Tek Para Politikası izlemiştir. AB’nin bu tek pazarda kullanabileceği bir paraya ihtiyacı vardır. Çünkü farklı ulusal paralardaki kur dalgalanmaları AB’ye ekonomik anlamda zarar vermektedir. Bu sebeple AB ülkeleri tek para (EURO) oluşturmaya karar vermişlerdir.Bunu da Avrupa Ordusu oluşturma fikri takip etmiştir. ABD’nin kitle imha silahlarının yayılmasının ve terörizmin engellenmesi için sert güç kullanması ve AB ülkelerinin daha çok yumuşak güç kullanılması gerektiğini söyleyerek NATO’dan bağımsız hareket etmek istemişler bu sebeple de Avrupa Ordusu oluşturma kararı almışlardır. Bugün bunu tam anlamıyla sağlayamamışlardır. Ancak yine de ABD, AB’nin artık taşın altına elini koymasını istemektedir. Her ne kadar AB ekonomik amaçlarla kurulmuş olsa da aslında bugün blok diyebileceğimiz bir noktadadır ve tek para, tek pazar, Avrupa ordusu gibi politikalarıyla dünyada önemli bir konumdadır.

Bugün tek para ve tek pazar politikasını uygulamaktadır. Ancak bütün AB üyesi ülkeler Euro’ya geçmiş değildir. Çünkü Euro ile birlikte ülkelerin ellerinden para basma yetkileri alınmaktave bu da ekonomik krizlere yol açmaktadır. Bugün AB kendi ordusunu oluşturmuş olmasına rağmen tecrübesiz olması sebebiyle pek aktif değildir. Örneğin; Suriye’de ya NATO ile birlikte hareket etmişler ya da Almanya, Fransa gibi ülkeler kendileri bireysel olarak bölgede operasyonlara katılmışlardır. Ayrıca güvenlik algılaması bağlamında da AB iki ayrı bölgeye ayrılmıştır. Güney Avrupa Ortadoğu’dan gelebilecek terörist saldırıları ve mülteci akınının hedefindedir. Ancak Almanya ve Fransa AB’nin güneye yardım etmesinin gereksiz olduğunu söyleyerek bu ülkelere yardım etmemektedir. AB üyesi ülkeler, AB’yi kendi çıkarları için kullanmayı bırakıp tamamıyla birlik mantığında hareket ederlerse ve ekonomik birliklerini siyasi ve askeri birliktelik olarak tamamlarlarsa gerçek anlamda bir birlik olabileceklerdir. Süper güç olabilmek ve dünya hegemonyasında AB adı altında yer almak istiyorlarsa birlik mantığını tamamlamaları gerekmektedir. Aksi takdirde AB kuzey-güney veya doğu-batı olarak farklı gruplara ayrılacaktır.

3.5.İNGİLTERE

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz İmparatorluğu dağılmıştır. Ancak kültürel, siyasal, toplumsal, ekonomik anlamda işbirliği sağlamak ve İngiliz İmparatorluğu’nu sembolik anlamda ayakta tutabilmek için Commanwealt (İngiliz Devletler Topluluğu) adında, eski sömürgelerini kapsayan bir örgüt kurmuşlardır. İngiltere bu Commanwealt mantığına çok inanmaktadır. Öyle ki yıllarca AB’ye girmemiş, AB politikalarını kendi politikalarına aykırı görmüş, kendini Avrupa devleti olarak değil bir dünya devleti olarak görmüştür ve bugün de hala öyle görmektedir. İngiltere’nin AB’ye üye olmak istememesinin en önemli nedeni Gümrük Birliği Antlaşmasıdır. Hiç şüphesiz bu antlaşma İngiltere’yi kısıtlayacaktır. İngiltere’nin COMMANWEALT (İngiliz Devletler Topluluğu) mantığı var, kolonileri var. AB’nin Avrupa’da sıkışmış politikaları İngiltere’ye uymaz. Çünkü İngiltere’nin politikaları küresel politikalar, Commanwealt mantığı ile dünyanın dört bir yanında toprağı var ancak AB’nin politikaları bölgeseldir ve İngiltere zaten kendisini bir Avrupa ülkesi olarak görmemektedir. Bu sebeple de uzun bir süre AB’den uzak durmuştur. Ancak sonradan AB’ye üye olmuşsa da bugün çıkma kararı almıştır. Bugün çıkmak istemesinin nedenleri AB’ye tam anlamıyla entegre olamaması, coğrafi olarak uzak kalması, AB politikalarını benimsemek istememesi ve İkinci Dünya Savaşı öncesi hinterlantına dönerek dünya güçleri arasında yer almak istemesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ekonomik anlamda sıkıntılı dönemler geçirmiş, bu dönem içerisinde dünya güvenliğini koruma görevini ABD’ye devretmiştir. Ancak bugün gelinen noktada İngiltere ABD’nin bu görevi eline yüzüne bulaştırdığını, başarısız olduğunu fark etmiş, belirli noktalarda politikasını ABD çizgisinden ve AB çizgisinden çıkararak tek başına dünya güçleri arasında yer almaya karar vermiştir. 

3.6.HİNDİSTAN

1947’de İngiltere’den bağımsız olan Hindistan, bugün 1.326.804.576 nüfusuyla dünyanın en büyük demokrasisidir. Bağımsızlık aynı zamanda dini anlamda bölünmeyi beraberinde getirmiş ve ülke Hindistan ve Pakistan olarak ikiye ayrılmıştır.  Hindistan’ın bağımsızlık hareketinin önderlerinden ve ülkenin ilk başbakanı olan Nehru, bağımsızlığın kazanılmasının arifesinde, 14 Ağustos 1947’de mecliste yaptığı konuşmada ülke olarak bundan sonraki hedeflerinin yoksulluğu, cahilliği, hastalıkları ve fırsat eşitsizliğini bitirmek olduğunu ilan etmiştir.[13] Ancak bağımsızlığından bu yana son 10 yıl hariç bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde oldukça pasif kalınmıştır. 1980’lerden itibaren pazar ekonomisine geçen Hindistan son yıllarda dünyanın en hızlı büyüyen ve dikkat çeken ekonomilerinden biri olmuştur.

Son dönemlerde yeni küresel güçler olarak Çin ve Hindistan sürekli olarak kıyaslanmaktadır. Bu kıyaslanmanın nedeni her iki ülkenin de son yıllarda gelişen ekonomileri, hızla büyüyen genç nüfusları, teknolojik ve askeri, özellikle nükleer, anlamda rekabet edebilecek düzeyde olmalarıdır. İki ülke de geçmişte Asya’da Asyalı olmayan ülkelerin hakimiyet kurmasından rahatsızlık duymuşlar ve Asya’nın Asyalılar tarafından kontrol edilmesi düşüncesindedirler. Bu sebeple de açıkça olmasa da rekabet içerisindedirler. Bu noktada Hindistan günümüzde Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci statüsünde ve bu yıl içerisinde (2017) de tam üye olarak yer alacağı düşünülmektedir.

Bu gelişmelerle birlikteHindistan son yıllarda aktif bir dış politika izlemektedir. Savunma, stratejik ortaklık ve enerji bağlamında ikili antlaşmalar imzalamıştır. Orta Asya petrolü ve doğal gazı konusunda aktif bir politika izlemiştir. Askeri alanda ise Asya’daki Çin üstünlüğü ve Keşmir sorunu nedeniyle orduya büyük önem verilmiş, nükleer güç geliştirilmiştir. Bütün bunların yanı sıra 2000 yıllık kültürü, resmi dil düzeyindeki İngilizce, Avrasya, Orta ve Uzakdoğu arasında bulunmanın getirdiği stratejik önem, etnik, kültürel ve dinsel çeşitliliği çevreleyen modern demokrasisi[14] Hindistan’ın uluslararası alandaki yükselişinin nedenlerindendir. Bu gelişmeler çerçevesinde Hindistan’ın hızla büyüyen nüfusu, teknolojisi ve askeri kapasite bakımında gelinen noktaya bakacak olursak gelecek yıllarda Hindistan’ın bir süper güç olması şaşırtıcı olmayacaktır.

SONUÇ

21. yüzyıl artık tek bir gücün dünyaya hakim olduğu bir düzeni kabul etmemektedir. Tıpkı Britanya İmparatorluğu’nun çökmesi gibi ABD’nin hegemonyası da sona erecektir. Çünkü tarihsel süreçte hiçbir imparatorluğun hegemonyası kalıcı olmamıştır. Öyle ki günümüz dünyasında gelişen yeni küresel güçler ABD’yi geçebilecek düzeye ulaşmaya başlamaktadır.  Küreselleşmenin hızla ilerlemesiyle birlikte teknolojinin gelişmesi ve süper güç adayı olan bu ülkelerin bu gelişmeleri takip etmesi ilerleyen dönemlerde ABD’nin hegemonyasını ortadan kaldıracağını ortaya koymaktadır. Bunun farkına varan İngiltere AB içerisinden ayrılma kararı alarak, eski hinterlantına dönme ve ABD’den kalan boşluğu doldurma hevesindedir. Her ne kadar ABD İngiltere’nin AB’de kalmasıyla eski sömürge devletlerine ve İngiltere’ye yararı dokunacağını iddia etse de bugün İngiltere Brexit sürecini başlatmış bulunmaktadır. Bunun yanı sıra AB de geliştirmiş olduğu tek pazar, tek para, Avrupa ordusu, siyasi ve ekonomik birlik gibi adımlar atarak dünyada bölgesel olarak yer edinmeye çalışmaktadır. Rusya ise güneye inme amacını yüzyıllar sonra gerçekleştirebilmiş ve bölgede kalıcı olabilmek adına tüm gücünü kullanmaktadır. Bununla da kalmayarak eski SSCB ülkeleriyle ilişkilerini geliştirerek kendi hinterlantı olarak kabul ettiği bölgede varlığını sürdürmektedir. Bütün bu saydığımız küresel aktörlerin yanı sıra iki aktör vardır ki işte bunlar gerçekten ABD’yi zorlayacak güçlerdir: Çin ve Hindistan. Güncel politikaları takip ettiğimizde görüyoruz ki araştırmacılar bu iki devleti birbirleriyle kıyaslamaktadır. Bu iki devletin gelişen ekonomi, teknoloji ve askeri kapasitelerinin yanı sıra hızla büyüyen nüfusları ABD karşısında büyük bir avantajdır. Üstelik bu ülkeler Asya’da güçlü aktör olmak istemekte ve bu bölgeyi Asyalı olmayanlara kaptırmamayı düşünmektedirler. Öyle ki Rusya ve Çin’in önderliğinde kurulmuş olan ŞİO’nun Asya’ya yayılarak blok oluşturmaya çalışması ve Hindistan’ın da bu yıl içerisinde bu blok içerisinde yer alacak olması tesadüf olmasa gerektir. Eğer bu ülkelerden biri veya birkaçı ABD’nin hegemonyasını kırarak dünyada büyük küresel güç olarak yer alabilirlerse 21. yüzyıl dünyanın yeniden kurulduğu bir yüzyıl olacaktır.

KAYNAKÇA

- ARITayyar, Uluslararası İlişkilere Giriş, MKM yayınları, Şubat 2010, BURSA.

- ARITayyar, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, MKM Yayıncılık, Mart 2013, BURSA.

- AKÇADAĞ ALAGÖZEmine, Yükselen Güç Hindistan, 13 Kasım 2009, http://www.bilgesam.org/incele/84/-yukselen-guc-hindistan/#.WOlE5WnyjIU, 13.04.17.

- ATEŞOĞLU GÜNEYNurşin, Batı’nın Yeni Stratejileri AB-NATO-ABD, Bağlam Yayıncılık, Kasım 2006, İSTANBUL.

- GADDISJohn Lewis, Soğuk Savaş Pazarlıklar, Casuslar, Yalanlar, Gerçek, çev: Dilek CENKÇİLER, YKY Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2015, İSTANBUL.

- KAMELAyhan, 1923’ten Günümüze Türk Dış Politikası ve Diplomasisi, İnkılap Yayınları, 2014, İSTANBUL

- ÖZSumru, Küresel Rekabette Yeni Bir Güç: Hindistan, TUSİAD- Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu, Kasım 2017, İSTANBUL, http://ref.sabanciuniv.edu/sites/ref.sabanciuniv.edu/files/hindistanraporu.pdf. 13.04.17.

- SANDEROral, Siyasi Tarih 1918-1994, İMGE Kitabevi, Kasım 2013, ANKARA.

- SÖNMEZOĞLUFaruk - ERLER BAYIRÖzgün, DIŞ POLİTİKA Karşılaştırmalı Bir Bakış, DER Yayınları, 2014, İSTANBUL.


[1] GİRESUN ÜNİVERSİTESİ, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi,  AfranurArikan18031995@gmail.com.

 

[2] GİRESUN ÜNİVERSİTESİ, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi, emrahbozkurt41@hotmail.com.

 

[3] Tayyar ARI, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, MKM Yayıncılık, Mart 2013, BURSA, syf.163.

 

[4] Oral SANDER, Siyasi Tarih 1918-1994, İMGE Kitabevi, Kasım 2013, ANKARA, syf.265.

 

[5]SANDER, a.g.e. syf.272.

 

[6] John Lewis GADDIS, Soğuk Savaş Pazarlıklar, Casuslar, Yalanlar, Gerçek, çev: Dilek CENKÇİLER, YKY Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2015, İSTANBUL, syf.221.

 

[7] Tayyar ARI, Uluslararası İlişkilere Giriş, MKM yayınları, Şubat 2010, BURSA, syf.88.

 

[8]Nurşin ATEŞOĞLU GÜNEY, Batı’nın Yeni Stratejileri AB-NATO-ABD, Bağlam Yayıncılık, Kasım 2006, İSTANBUL, syf. 57.

 

[9] Ayhan KAMEL, 1923’ten Günümüze Türk Dış Politikası ve Diplomasisi, İnkılap Yayınları, 2014, İSTANBUL, syf. 325.

 

[10] ATEŞOĞLU GÜNEY,a.g.e. syf.68.

 

[11] Faruk SÖNMEZOĞLU-Özgün Erler BAYIR, DIŞ POLİTİKA Karşılaştırmalı Bir Bakış, DER yayınları, 2014, İSTANBUL, syf.468.

 

[12] SÖNMEZOĞLU-Erler BAYIR, a.g.e. syf.488.

 

[13] Sumru ÖZ, Küresel Rekabette Yeni Bir Güç: Hindistan, TUSİAD- Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu, Kasım 2017, İSTANBUL, syf.3. http://ref.sabanciuniv.edu/sites/ref.sabanciuniv.edu/files/hindistanraporu.pdf. 13.04.17.

 

[14] Emine AKÇADAĞ ALAGÖZ, Yükselen Güç Hindistan, 13 Kasım 2009, http://www.bilgesam.org/incele/84/-yukselen-guc-hindistan/#.WOlE5WnyjIU, 13.04.17.