Buradasınız :
Türkçe
English
Pazar, 17.12.2017
Hızlı Bağlantılar




18.02.17 | 15:36 | Zaman: 302 Gün

KADDAFİ DÖNEMİ LİBYA DIŞ POLİTİKASI

 

Selçuk ÖZÇELİK[1]

ÖZET

Libya ismi, eski Mısırlıların Nil Nehri’nin batısında yaşayan Berberiler için kullandıkları “Lebü” sözcüğünden almıştır. Libya, 1551’de Turgut Reis öncülüğünde fethedilmiş ardından 1911 Trablusgarp Savaşına kadar Osmanlının en mühim eyaletlerinden biri olmuştur. Osmanlının 1918 Mondros Antlaşması ile fiilen yok oluşu Libya halkının bağımsızlık mücadelesini yok etmemiştir. Şerif Ahmet ile başlayan direniş Ömer Muhtar ile zirveye ulaşmıştır. Ömer Muhtarın 1931’de İtalyanlarca yakalanıp idam edilmesinden sonra direniş her ne kadar sekteye uğramış olsa bile Libya, Kral Seyyid İdris önderliğinde Trablusgarp, Sirenayka ve Fizan isimli üç bölgenin birleşerek 1951 yılında bağımsızlığını kazanmış, federal yapıya sahip, anayasal monarşi ile yönetilen bir krallık olarak dünya devletleri arasında yerini almıştır. Libya, Afrika’da BM kararı ile bağımsızlığa kavuşan ilk ülke olmuştur. Daha sonraları Krallığı devirmek için 1969’da darbe yapan Muammer Kaddafi, ülke yönetimini eline geçirmiş ve yeni bir sistem ortaya atmıştır. Bu yeni sistemin adı Cemahiriye olup halkın partiler vasıtası ile değil komiteler yoluyla yönetime katılmasını düşünmüştür. Ayrıca bu sistem ile üçüncü dünya ülkelerine Komünizm ve Kapitalizme alternatif olarak sunulmuştur. Cemahiriye sisteminin özünde İslamiyet, sosyalizm ve sömürge altında olan devletlerin bağımsızlığa kavuşması yer almaktadır. Muammer Kaddafi’nin, emperyalizme karşı gösterdiği dirayet ve halkının refahı için çalışması her ne kadar müspet gelişmeler olarak lanse edilmiş olsa da Kaddafi’nin, Libya ile ittifak yapmak istemeyen veya çekince gösteren devletlere karşı istikrarsızlaştırma faaliyetleri üstelik Batı’nın hoş karşılamadığı birçok örgütün finansörlüğünü üstlenmesi Kaddafi’nin Batı tarafından tasvip edilmeyen güvensiz bir lider olmasını sağlamıştır. Daha sonraları Sovyetlerin yıkılmasıyla değişen dünya düzeninde Kaddafi temkinli bir dış politika izlemiş ve dış politikasını cihat anlayışından daha çok pragmatizme kaydırmıştır. Arap Bahar’ının kasıp kavurduğu yıllarda ise sıra Libya’ya geldiğinde silahlı çatışmaların başlaması ve kanlı müdahaleler sonucunda Batı İnsani Müdahale kapsamında Libya’ya müdahil olmuştur.

Bu makalede Muammer Kaddafi’nin iktidara gelmeden önceki Libya’nın durumu ve Kaddafi dönemi Libya dış politikası anlatılmıştır.

Anahtar Kelime: Lebü, Cemahiriye, Kral İdris, Kaddafi, Libya

a)       Sömürgecilikten Bağımsızlığa: Libya

Libya ismi, eski Mısırlıların Nil Nehri’nin batısında yaşayan Berberiler için kullandıkları “Lebü” sözcüğünden almıştır. Libya, 1551’de Turgut Reis öncülüğünde fethedilmiş ardından 1911 Trablusgarp Savaşına kadar Osmanlının en mühim eyaletlerinden biri olmuştur. Birinci Cihan Harbi’nin başlangıcında Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkeler Fransızların eline geçmiştir. Mısır İngilizlerin hedefinde olmuş ve bu hususa paralel Libya ise İtalyanların ilgi odağı olmuştur. Libya o dönemlerde Osmanlı’nın Afrika bölgesindeki son toprak parçası olması hasebiyle Osmanlının daha çok özverili mücadele etmesini gerektirmiştir. Sonuç itibariyle son toprak parçası müdafaa edilmeliydi. Libya’nın işgaline mukabil olarak Osmanlı subaylarından Enver Paşa ve Mustafa Kemal gibi gönüllü subaylar bu topraklarda yerli halkı örgütleyerek İtalyanlara karşı ciddi bir mukavemet göstermişlerdir.

Uzun yıllar devam eden bu direniş Mondros Antlaşması ile Osmanlı bu topraklardan desteğini çekmek zorunda kalmış ve Libya yeni bir döneme başlamıştır. Bu dönem Senûsi şeyhlerinin öncülüğünde devam eden otuz yıllık bir mücadele dönemidir. Libya işgal altında iken Senûsi hareketi lideri Şeyh Ahmet Şerif, İstanbul işgal altında iken İtalyanlara karşı savaşmanın pek anlamlı olmadığını belirterek Anadolu’ya geçmiş ve Kuvay-ı Milliye katılmıştır. Savaş sonrası Mustafa Kemal kendisini Diyanet’in başına geçirmek istemiş sonrasında ise Ahmet Şerif hilafeti tekrardan tesis etme hususunda fikir beyan ettiği için Mustafa Kemal’le anlaşamayıp Medine’ye göç etmiş ve orada ölmüştür. Sonrasında ise Senûsi hareketinin liderliğini Ömer Muhtar üstlenmiş ve İtalyanlara karşı ciddi mücadelelerde bulunmuştur. İtalya ancak 1931’de Ömer Muhtar’ı yakalayıp idam ettikten sonra ülke üzerinde egemenlik kurabilmiştir.

İtalyanların ikinci cihan harbine yakın bu toprakları terk etmiş olması buraların tekrardan huzura, güvene, refaha ve bu toprakların insanlarına teslim edileceği manasına gelmek o dönemin şartlarında akla mugayir bir davranış olacağından kimse kolay kolay petrol diyarı olan bu topraklara ilgisiz kalamazdı. İtalya sonrası bu topraklar İngilizler ve Fransızlar ile paylaşılmaya çalışıldı. Senûsi hareketi ise Osmanlının bu topraklardan ayrılmak zorunda kalmasından bu yanamücadele etmeye devam etmiştir. Libya, Kral Seyyid İdris önderliğinde Trablusgarp, Sirenayka ve Fizan isimli üç bölgenin birleşerek 1951 yılında bağımsızlığını kazanmış, federal yapıya sahip, anayasal monarşi ile yönetilen bir krallık olarak dünya devletleri arasında yerini almıştır. Libya, Afrika’da BM kararı ile bağımsızlığa kavuşan ilk ülke olmuştur.

b)      Kaddafi Dönemi ve Cemahiriye Sistemi

Libya devleti bağımsızlığın ilk yıllarında dış yardımlara muhtaç bir ülke özelliğine sahipti. Yeraltı kaynaklarından yoksun, toprakların yaklaşık %90’ının çöllerle kaplı olması, yaklaşık 1 milyonluk nüfusun büyük çoğunluğunun geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlaması gibi faktörler, Libya için Batılı ülkelerin desteğini zorunlu kılmıştır.[2]Daha sonraları 1959’da Zelten Dağ’ı eteklerinde bulunan petrol, ülkenin kalkınması için önemli bir faktör olmuştur. Petrolle birlikte ülkeyi geliştirmek ve altyapıyı güçlendirmek için birçok plan gündeme gelmiş; ancak planların gerçeğe dönüşmesindeki yavaşlık zaman içerisinde halkta büyük hoşnutsuzluklar meydana getirmiştir. Libya’da çıkan petrol, ülkenin Batı’ya bağımlılığını azaltmaktan ziyade daha çok arttırmıştır bu durumun sebeplerinden biri ise ülkenin petrolü işleyecek teknik kapasiteden yoksun olmasıdır. Bir diğer sebebi ise petrolden elde edilen gelirler üst kademe yöneticilerin insafına bırakılarak, ülkenin iktisadi ve beşeri altyapısının geliştirilmesinde yeterince kullanılmamış ve Libya halkının fakir hayatında değişen bir şey olmamıştır.

Kral İdris, Eylül 1969’da Türkiye’ye kaplıca tedavisi için geldiği sırada 27 yaşındaki Yüzbaşı Muammer Ebu Minyar el- Kaddafi liderliğinde Kral İdris’i devirerek yönetimi ele geçirmiştir. Kaddafi, 27 yaşında olmasına rağmen darbede etkili isimlerden biri olmuştur ancak ön plana çıkmamıştır daha doğrusu çıkmak istememiştir. Kendisi arka planda kalarak hızla Albaylığa kadar yükseldikten sonra ülkedeki bütün dizginleri eline geçirmiştir. Kaddafi’nin ilk etapta geri planda durması dünyadaki nadir emsallerden birini teşkil etmektedir. Çünkü hiçbir darbe lideri kendini arka plana atmak istemez bunun sebebi ise kendisini ülkenin doğal lideri olarak görür. Mısır’da Sisi, Türkiye’de Kenan Evren, İran’da Humeyni vb.

Muammer Kaddafi, kendisini ülkesinin “kılavuzu” olarak görmüş ve “Cemahiriye” sistemini ortaya atmıştır. Cemahiriye sistemi “cumhurlar idaresi” demektir. Yani Kaddafi’ye göre parlamento milletin yanlış bir temsil biçimidir ve parlamenter sistemler demokrasi sorunsalına verilmiş yanlış bir cevaptır. Parlamento üyeleri milleti değil sadece kendi partilerini temsil ederler. Bu tür sistemlerde halk siyasal organlar tarafından sömürülmektedir. Ancak Kaddafi’nin yerel konseyler aracılığı ile halkın ve kitlelerin devleti olarak tanımladığı Cemahiriye sisteminde her vatandaş, halk komitelerine doğrudan ve en alt düzeyden katılarak siyasal sürecin parçası olmaktadır.[3]Kâğıt üzerinde iktidar pek çok farklı halk komitesinin elindeydi; ancak uygulamada Kaddafi rakipsiz bir şekilde ülkeyi yönetti.[4]

Kaddafi’nin oluşturmuş olduğu bu yeni sistem aynı zamanda dünya üzerinde egemen olan kapitalizm ve komünizme karşı üçüncü Dünya Ülkelerine bir alternatif yönetim biçimi takdim edilmiştir. Muammer Kaddafi, söylemlerini ve düşüncelerini somutlaştırdığı hem kapitalizmi hem de Marxism’i reddeden Yeşil Kitap’ı 1976’da yayınlanmıştır. Cemahiriye sistemi, sosyalizm, Arap milliyetçiliği ve özgün bir İslam yorumundan esinlenen öğeler taşımakta ve halkın siyasi partilere ihtiyaç duymaksızın kendisini doğrudan yönetme şekli olarak sunulmuştur. Kaddafi, iktidarının ilerleyen yıllarında dış politikasını Arap milliyetçiliği, Müslüman toplulukların korunması ve emperyalizme karşı mücadele eden gruplara küresel desteğin sağlanması olarak belirlemiş ve bu hedef doğrultusunda mücadele etmiştir.

c)       Emperyalizme Karşı Bölgesel İttifak Arayışları

Muammer Kaddafi 1970’de ülkesindeki Amerikan ve İngiliz üslerini kapatmış ve 1973’te ise yabancı petrol şirketleri ile bankaları millileştirerek emperyalizme adeta meydan okumuştur. Kaddafi, yönetime geldiği yıllardan itibaren iktidarının ilk 20 yılını Arap coğrafyasında Arap birliğini hayata geçirmeye adamış, Arap kültürü ve tarihinin kalbi olarak nitelendirdiği Libya’yı bu olası birliğin vasisi olarak görmüştür. Kaddafi Arap Birliğini oluşturmanın ilk adımları olarak sayılabilecek birleşme girişimlerini sırasıyla Mısır, Tunus, Suriye ve Mağrip ülkeleri ile yapmıştır. Ancak her defasında Amerika ve İsrail’in bu birliğin karşında olduğunu iddia eden Kaddafi, Afrika ile yakın ilişkiler kurmuş hatta Afrika Birliği kurulmasını dahi gündeme getirmiştir.

1970 yılında Müslüman Afrika ülkelerinde faaliyette bulunan Hıristiyan misyoner gruplara karşı İslami grupları güçlendirmek ve emperyalizme karşı mücadele etmek üzere İslami Davet Cemiyetini (Jam`iyat ad-Da`wa al-Islamiya)kuran Kaddafi, Afrika halkları nezdinde samimi bir kahraman imajı oluşturmuştur. Bir yandan Afrika ülkelerine sağladığı para akışı, diğer yandan kimsenin yatırım yapmadığı çok fakir Afrika ülkelerine yaptığı yatırımlar Libya’nın bölgedeki etkinliğini artırmıştır. Bu anlamda Kaddafi Afrika’daki ilk somut başarısını sekiz Afrika ülkesinin İsrail ile olan diplomatik ilişkilerini kesmesini sağlayarak gerçekleştirmiştir.Libya’nın Arap Birliği kurma girişimlerinin her defasında sonuçsuz kalması Kaddafi’yi Ortadoğu ve Afrika’da Libya ile birleşmeyi reddeden Arap ülkelerinde muhalif grupları finanse ederek istikrarsızlaştırmaya itmiştir. Libya tarafından desteklenen bu örgütler Mısır’dan Sudan’a kadar uzanan coğrafyada pek çok terör eylemlerinde bulunmuşlardır. Kaddafi, Libya ile birlik olmak istemeyen her devleti cezalandırarak bölgesel bir güç olduğunu ispatlamaya çalışmıştır.

d)      Lockerbie Faciası Sonrası Değişen Dış Politika Anlayışı

Kaddafi, iktidarının büyük bölümünü emperyalizme karşı mücadele ederek geçirmiş ve cihat anlayışını benimsemiştir. İlk etapta Ortadoğu sonrasında ise Afrika’da bulunan Arap devletleri ile ittifak düşüncesi Libya’nın bölgesel liderliğe soyunduğunu göstermektedir. Aradan geçen yıllarda Albay Kaddafi pek çok silahlı örgüte de destek verdi.1970 ve 1980’lerde İrlanda Cumhuriyeti Ordusu, Alman Kızıl Ordu, Ebu Nidal ve Çakal Karlos gibi terörist grup ve şahısları destekleyerek Batı’nın düşmanlığını kazanmıştır.Lockerbie hadisesi ise bunun tuzu biberi olmuştur.[5]Libya'nın Avrupa'da 1980'lerde düzenlenen bazı saldırılarda parmağı olduğu iddiaları ve 1986’da Almanya’da bir Amerikan askerinin öldürülmesi sonrası ABD 1986 yılında Trablus’a hava saldırısı düzenlemiştir. Yaşamını yitiren onlarca kişi arasında, Libya liderinin evlatlık kızı da vardı.

Libya’yı uluslararası arenada sıkıştıran en mühim hadiselerden biri ise Lockerbie olayıdır. 1988’de İskoçya’nın Lockerbie kasabasında infilak eden Pan-Am uçağında 270 kişi öldü. Yaşanan menfi hadisenin müsebbibi olarak Libya ajanı Abdülbaset El Megrahi’nin olduğu belirtilmiş ve Libya makamlarından iadesi istenmiştir. Kaddafi’nin Batılı ülkelerin yargılanmak üzere Hollanda’ya teslimini istediği Libyalıları teslim etmeyerek facianın sorumluluğunu reddetmesi 1992 yılında Birleşmiş Milletler’in yaptırım kararı almasıyla sonuçlanmıştır. Libya üzerinde etkisi oldukça ağır olan yaptırımlar, takip eden yıllarda ülkenin en önemli gündemini oluşturarak Kaddafi’yi 1969’da gerçekleştirdiği devrimi yeni bir çerçeveye oturtma süreci içine sokmuştur. Ülke içinde uzun bir geziye çıkan Kaddafi aşiret reisleriyle yaptığı görüşmeler sonucu Libya’nın uluslararası izolasyonunun sürdürülemez olduğunu anlamıştır. Kaddafi’nin bu olayda geri adım atmasının sebebi her ne kadar yaptırımlar olarak görünse de dönemin konjonktürünü tafsilatıyla tetkik ettiğimizde SSCB’nin 1991’de çöktükten sonra dünya sahnesinde ABD’nin rakipsiz olarak yükselmesi Kaddafi’nin daha pragmatist davranmasına yol açmıştır.

Muammer Kaddafi’nin,  Lockerbie faciasıyla başlayan dış politikadaki değişimi 11 Eylül 2001’de ABD’de gerçekleşen terör olayı ile adeta bambaşka bir siyaset yürüterek gelişen ve değişen dünya düzenine ayak uydurmayı başarabilmiştir. 11 Eylül sonrası dönemde İslami gruplarla mücadelenin en ateşli savunucularından biri olan Kaddafi’nin Amerika ile yaptığı işbirliği, bu yeni dönemde Libya dış politikasının eylemsel unsurunu oluşturan cihat anlayışının gözden düştüğünü göstermektedir. Aynı zamanda Kaddafi, Afrika’ya daha fazla ilgi göstermiş ve buna mukabil Ortadoğu’da yaşanan veya yaşanabilecek olaylardan kendisini soyutlamaya çalışmıştır. Bahsedilen bu soyutlamanın en belirgin örneği ise İsrail-Filistin sorununa daha az ilgilenmiş, daha az ideolojik ve daha faydacı bir dış politika izlemiştir.

1992 yılında 45 Afrika ülkesi RASCOM’ (Bölgesel Afrika Uydu Haberleşme Örgütü-Regional African Satellite Communication Organization) kurmuşlardır. Daha evvel Afrika’dan dışarı veya içeri yapılan telefon haberleşmeleri Avrupa’dan kiralanan sisteme her yıl 500 milyon dolar ödenerek gerçekleştirilmekte ve Dünya’nın en maliyetli sistemine sahipti. Afrikalıların böyle bir sistem kurmak için mali gücü mevcut değildi ve hiçbir Batı bankası kredi vermemekteydi. RASCOM’un kurulmasıyla birlikte, Kaddafi 300 milyon dolar katkıda bulunarak, uydu sisteminin bir defaya mahsus 400 milyon dolar maliyetle kurulmasını sağlamıştır. İlk Afrika uydusu 26 Aralık 2007’de yörüngesine oturtulmuştur. Bu suretle her yıl Batıya aktarılan 500 milyon dolarlık bir kaynak kesilmiştir.Kaddafi rejiminin 2003 yılında kendi iradesiyle nükleer programından feragat etmesinin ardından ABD tek taraflı uyguladığı yaptırımları kaldırmış ve 2006 yılında Libya’yı terörü finanse eden ülkeler listesinden çıkarmıştır. Böylelikle yaklaşık otuz yılı bulan karşılıklı gerilimden sonra Libya ve ABD arasındaki diplomatik ilişkiler ilk defa en üst seviyeye yükseltilmiştir. Diplomatik ilişkilerin kurulmasını hızlandıran en önemli etken Amerikan petrol firmalarının Libya’daki çıkarlarıdır. Kaddafi, Batı’nın Afrika meselelerine müdahale etmesine ve taraf olmasına şiddetle karşı çıkmaya devam etmiştir. Kendi ulusal çıkarlarının gereği doğrultusunda Batı ile işbirliği yapan Kaddafi, siyasi ilişkilerden çok ekonomik ilişkilere önem vermiştir. Nitekim Batı ve Libya arasında hızla gelişen ekonomik ilişkiler siyasi ilişkileri sağlam bir temele oturtmakta yeterli olamamış; Batı ve Libya arasında eski dönemlerden kalan kuşku ve güvensizlik canlılığını korumuştur.

SONUÇ

Sonuç olarak Kaddafi değişen ve gelişen dünya konjonktüründe nasıl hareket edeceğini geç olmadan fark etmiş ve değişen düzene ayak uydurmuştur. Ancak Ortadoğu’da esen Arap Baharı Libya’yı da etkisi altına almıştır. Kaddafi’nin zalimliklerine son vermek isteyen kabileler, ellerine silahlarını alarak mevcut iktidara karşı başkaldırmışlardır. Kaddafi’nin isyancılara karşı ilk kertede muvaffak olması Batı’yı tedirgin etmiş ve İnsani Müdahale vurgusu yaparak NATO askerleri 2011’de ülkeyi ele geçirmişlerdir. Suriye’de İnsani Kriz yaşanırken müdahale etmeyi aklına getiremeyen Batı ve Atlantik düzen söz konusu petrol diyarı memleketler olunca hiçbir engel tanımadan o bölgelerin dizaynı için seferber olmaktadırlar. Kaddafi her ne kadar despotik lider olsa da Ortadoğu ve Afrika’da ki devletlerden farklı olarak halkına çalışmış ve ülke gelirlerini halka her türlü yansıtmıştır. Arap Bahar’ını bahane eden emperyalist devletlerin, Libya’da rezervleri bulunan, uzay gemilerinde ve uçaklarda kullanılan yüksek nitelikli tatlı petrolün ABD ve Batı kontrolü dışında millileştirilmesi Batının Kaddafi’nin ipini çekmek için fırsat kollamasına en önemli etken olmuştur. Bunun dışında, inisiyatif kullanarak, Batı’nın üye olarak dâhil edilmediği Afrika Para Fonu gibi örgütlerin kurulması ve Kaddafi’nin Libya adına inisiyatif alması, RASCOM ile Batı’ya ciddi gelir kayıplarına yol açan girişimlere öncülük etmesi Batı da Kaddafi karşıtlığını arttırmıştır. Batı cihetinden görünen tüm menfi hadiselerin müsebbibi Kaddafi’dir ve onun iktidardan gitmesi elzemdir anlayışı hakim olduktan sonra ise geriye kalan tek şey ülkedeki muhaliflere para ve silah dağıtılması olmuş ve Kaddafi döneminde en azından birlik içerisinde olan Libya Devleti Kaddafi sonrası kabile çatışmalarına devam etmiş ve ülkede henüz istikrar sağlanamamıştır.

KAYNAKÇA

CEYHAN, Nesime. Trablusgarp Savaşı Hikayeleri,İstanbul: Selis Yayıncılık,2009

EVCİOĞLU, Kemal. Büyük Ortadoğu Projesi, İzmir: Umay Yayıncılık, 2005

ŞIVGIN, Hale. Trablusgarp Savaşı ve 1911-1912 Türk-İtalyan İlişkileri, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 2006


[1] Giresun Üniversitesi, Güre İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Lisans, E-posta: slck1234gg@gmail.com
[2]
Şükrü ÇILDIR, “ 1969 LİBYA ASKERİ DARBESİ”, Ortadoğu Analiz, Cilt:8, Sayı:76, Eylül-Ekim 2016, s.56
[3]
Baran KUŞOĞLU, “LİBYA: ARAP BAHARI’NA NATO ‘KATKISI’ ”, http://www.yasader.org/web/yasama_dergisi/2012/sayi22/99-118.pdf, (Erişim Tarihi: 14.12.2016)
[4]
Ülke Rehberi: Libya”, http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2011/02/110224_libya_rehber.shtml , (Erişim Tarihi:05.12.2016)
[5]
Serdar ERDURMAZ, “Libya ve Kaddafi Sonrası Dönem, Asıl İş Şimdi Başlıyor”, http://www.turksam.org/tr/makale-detay/230-libya-ve-kaddafi-sonrasi-donem-asil-is-simdi-basliyor, (Erişim: 14.12.2016)